Friday, October 18, 2013

monaco kraliyet ailesi'yle "izdivaç"

sevgili okuyucular, monaco’yla başladığımız bu yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde isveç, norveç, danimarka, belçika belçika hollanda ve artık allah ne verdiyse diyerek,  kadim dostum misschattenoire’la birlikte avrupa’nın güzide kraliyet ailelerini eleşirmenin sonsuz mutluluğunu yaşayacağız. kısmetse. 14 senelik arkadaşlığımız sonucu artık fiilen bir bünye oldugumuzdan, size bize gerek yok diye düşünüp,"biz"li yazmasak da olur dedik ve böylece sizi de dedikodu dünyasinin icine çekmeye karar verdik.


haydin bismillah.


her kraliyet ailesinde tuhaf bir insan vardır. ama tabii, kraliyet ailesinin toptan tuhaf olması, takdir edersiniz ki çok sık karşılaştığımız bir durum değil. bu duruma örnek teşkil eden, avrupa’nın sayfiyesi ünvanını gururla taşıyan monaco’dan bahsetmeyi borç biliyorum. 

grace kelly'nin genetik mirasını 2. nesilde kısmen, 3. nesilde tamamen harcadınız, gayrimeşru çocuğa doyamadınız, kah albüm çıkardınız kah markalara poz verdiniz yetmedi mi? sirk cambazı kocaya kaçtınız yetmedi mi? ayıp değil mi? ister meşru ister gayrimeşru sürüsüyle çocuk yapıp, bir terliksi hayvan, bir amip rahatlığında dilediğinizce çoğalabilirsiniz. ancak, kendinizi kraliyet ailesi olarak halka tanıtıp, bu işin ekmeğini yiyip, sonra bu sekilde yüzyıllarla şekillenmiş avrupa kraliyet kültürüyle dalga geçemezsiniz. 

Geçeriz.

arada da rose ball adi altında elitler yarışıyor programı yapıyorsunuz. hatta yapamıyorsunuz çünkü zamanla halkla ilişkiler müdürünüz haline gelmis olan karl lagerfeld, aslında sizi chanel çantalarının reklamını yapmak için kullanıyor. ancak tabii onun da hakkini yememek gerekir, arada grace kelly'nin size verdiği yetkiye dayanarak yapmanız gerekenleri, aranızdaki simbiyotik ilişki sebebiyle kendisi yapıyor.

Bir balık yakaladık, adı da Grace.
aslında her şey, tüm bu olanların müsebbibi grace kelly’nin kendisini onu gomez addams edasıyla bekleyen prens rainier’nin kollarına atmasıyla başladı. 

biricik prensesimiz parlayan yıldızımız grace, yaşamını bir film noir efsanesi olarak sürdürmek, kendi humpfrey bogart’ını bulup tipik hollywood brangelina mutluluğuna erişmek varken, “prenses olayım, eteklerim uçuşsun” hevesine kapıldın ve avrupa’nın adı büyük kendi küçük, ekonomisi daha da küçük ülkesi, adeta avrupa’nın pendik’i bağcılar’ı olan monaco’ya festival harici bir vesileyle entegre olmalıyım diye düşündün. tabii bu noktada prensin otomat sistemiyle çalıştığını ve başlık parasını vermeyeni gelin olarak almadığını belirtelim.  ama sanıyorum evdeki hesap çarşıya uymadı, saraya ise hiç uymadı. 

Bedava mı sandın, para verip aldım

kabul edelim, türlü pazarlıklarla satın aldığın prenses titri sana oscar ışıltısından bile cok yakıştı. gerek senden aldıkları 2 milyon dolarlık drahoma, gerek dünya kamuoyunun artan ilgisi sayesinde monaco’nun cebinin para görmesi de bu zamana denk gelir. hollywood’da oscarı olmayan kimsenin kalmadığı vakitlerde parlayan yıldızın artık monaco’yu aydınlatmaya başladı ve sen- evlenmeden önce muhtemelen doğurganlık testine evet demiş her kadın gibi- koşa koşa anne oldun. amma velakin, o doğurganlık testi, bahsi geçen fiilin albert’le sonuçlanacağını bilseydi sanıyorum pozitif çıkmaya ikna olmayacaktı. prens albert, senin DNA dizilimine edilmiş ilk ihanetti. kendisi zekası, yakışıklılığı ve yetenekleriyle dünyayı peşinden koşturan bir prens olabilirdi ama yine her zaman olduğu gibi “dominant gen” gerçeği bizi şaşırtmadı ve monaco’dan olma grace kelly’den doğma albert, prenses caroline ve prenses stephanie ile senin soyun tükenirken monaco’nunki devam etti. ben de yazıma albert’le devam etmeyi uygun buluyorum.
  
albert, albert. şu kadar senedir monaco tahtındasın, ülke için yaptığın tek olumlu hareket, pıtrak gibi ortaya çıkıp duran gayrimeşru çocuklarını bir düzene oturtman oldu. artık monaco’lular her sene rose ball’u, monaco grand prix’sini heyecanla bekledikleri gibi bir de bilmemkaçıncı geleneksel albert’in gayrimeşru çocuğunun ortaya çıkışı sezonunu bekliyorlar. gınalı guzu charlene'le dünyaevine girmeden önce sanat dünyasıyla olan yakın ilişkilerin gossip girl’ün iki bölümlük senaryosunu oluşturdu. bu arada, rumor has it, “dünyanın tüm hostesleri birleşin” dedin ve bu konuda havayolları hala tepkili, dikkat edersen o yüzden monaco’ya ısrarla havaalanı yapılmıyor.

Prensken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

charlene, ailenin en en çok reklamı yapılan üyesi olduğun için seninle devam edip bir an önce sıranı savmak istiyorum. yoksa first lady titrin bana bir şey ifade ettiği için değil. devasa omuzlarından korktuğum için hiç değil. öncelikle eminim evde (sarayda?) eski yüzücü olmanın verdiği enerjiyle kocana "numan" diye hitap ediyorsundur. ayrıca tahminlerimde yanılmıyorsam yüzünde kınalı kuzu modeli mor bir doğum lekesinin belirmeye başlaması yakındır.

O olimpiyat, bu kupa derken erkeğe doydum yeminlen.
biliyoruz ki ailece çok uğraşıyorsunuz, işi gücü bıraktınız seni dünya kamuoyuna böyle zarif, şöyle melaike, öyle prenses diye kaktırmaya odaklandınız ama senden o bastırılmış cinsel enerjiyle, o omuzlarla bir diana, bir grace çıkmaz bebeğim. soğuk ve itici oluşumla sempati kazanabilirim gibi bir umudun varsa unut zira senden bir lauren bacall da çıkmaz. yani sen o parayı üst başa harcayacağına gidip borsada oyna, hazine bonosu al, ne bileyim repo yap. ülke bütçesine iki-üç kuruş bir katkın olsun. taksim gezi parkı kadar ülke zaten, gerekmediği halde ingiliz kraliyet ailesine gelin gidiyormuşçasına mezhebini değiştirmek bile daha zahmetli olmuştur diye düşünüyorum.

Amann Numan bana gınalı guzum deme, artık ben eriştim. Ömrünü odun depolarında geçirmiş zavallı bir goyunum ben.

monaco’nun yakışıklı prensesi stephanie. ergenlik dırdırlarınla o koskoca hitchcock sarışını, prenses, stil ikonu annene araba kullanırken inme indirerek trafik kazasında ölümüne sebep oluşun belgesel konusu oldu. bu olaydan kısa süre sonra bir demet akalın, bir gülşen’mişçesine albüm çıkarmana izin verilmesinin nedeninin böyle hassas bir dönemde üstüne varmak istememeleri olduğunu düşünsek de, o izinlerin biraz gevşek bir kraliyet ailesi oluşunuz sebebiyle verildiğini anlamamız fazla zaman almadı. zira albüm projen elinde patladıktan sonra kariyerine “o sirk cambazı senin bu bodyguard benim, haydi bir de snowboard eğitmeni gelsin onunla balolarda gezeyim” şeklinde aşk odaklı bir yön vererek hizmet sektörünün örgütlenmesine yaptığın katkılar kısa sürede tartışılmaz boyuta geldi.

O yıllarda mahallenin kızları bana hastaydı ama bu durum pek işime gelmiyordu.

her erkekten bir, hatta mümkünse iki çocuk yaptın. stef, bebeyim, şimdi eğer ablan gibi “her güne bir masal” tadında her adamdan bir çocuk mottosuyla yola çıktıysan, bu işi profesyonelce halledecek, avrupa’nın ileri gelen ailelerinin lord olsun kont olsun oğullarıyla yapacaksın. en düşük ünvan sir olacak ki, elalem “kız cambaza kaçtı” diye bloglarda düdük öttürmesin. ayrica keşke sadece cambaza hemen sonrasında da fil eğitmenine kaçmıs olmakla yetinseydin. onu da yapmadın, her boy ve ebatta çocuk sahibi oldun, bir monaco kraliyet ailesi geleneği olarak önce çocuk sonra nikah cüzdanı sırasıyla gittin -ingilizler gelenek diye çay may içiyor be- hatta bazen onu bile yapmadın. kendisine meslek olarak bilumum fil eğitmenliği olsun, aslan terbiyeciliği olsun -ki yazarlarımız bunu hayvan hakları temelinde şiddetle kınamaktadır, sen git de kendini terbiye et cibiliyetsiz tıynetsiz- edinmiş ne idüğü belirsiz erkek arkadaşlarının peşinde koştuğun sirklerle okul çağındaki çocuklarını da peşine takip, dağ tepe gezdin.

Sirk, pişmanlıktır.

aslan terbiyecilerinden ekmek çıkmayacağını anlayınca kös kös saraya döndün ama yıllar yordu tabii. son zamanlarda güneş patlamalarından nasibini almış cildinle kurukahveci mehmet efendi edasıyla salınıyorsun ya, sana daha da lafim yok. abin albert, -sanki kendisi çok farklıymışçasına- ceza olarak paranı mı kesti diye meraklanıyorum. gerek senin, gerek boy boy çocuklarının yıllardır ısrarla eminönü-mahmutpaşa ekseninde giyinmenizin başka bir açıklamasını yapabilecek olan varsa ya şimdi konuşsun ya da sonsuza kadar sussun.

Esnafa hep destek, tam destek.

caroline, fena bir insan olduğunu düşünmüyoruz. ailenin en büyüğüyüm, gemi bana emanet diye düsünmemişsin. monaco'dan iş çıkmayacağını anlayıp, hanover prensesi olmanı ve her evliliğinde bir yabancı dil ögrenmiş olmanı da bu nedenle erkek hastalığı değil zeka pırıltısı olarak nitelendireceğiz. bir tutarlılık, bir tarz sahibisin. "gençliğinde güzelmiş" diyebileceğimiz bir kadınsın. çocuk yetiştirme konusunda başarılı olmasan da kardeşlerin arasında "bunu grace kelly doğurdu" denince odaya kapanıp ağlama isteği uyandırmayan tek insansın her şeyden öte.

Avrupa soyluluğu da aynı erasmus gibi, her milletten birilerini kolayca götürebiliyorsunuz.

ama caroline, AMA caroline, "aaannneeeee aaannneeee bak gosip görl, bak serenay" diye kolundan çekiştiren sevimsiz yeni ergen kızının gazına gelip, karl lagerfeld'in yeni oyuncağı blake lively'den rica ederek o resmi çektirmeyecektin caroline. gelin standartların göz önünde bulundurulduğunda ben blake'e talip olmani bile beklerdim elbette ama onun hollywood'da zerre kadar ciddiye alınmayan dandik dizisinde oynadığı karakter bile senin oğullarını kendine layık görmedi. her birlikteliğin ve her evliliğin icin bir açıklama getirebilirsin caroline, sessiz sedasız da olsa aşk hayatını hic boşlamadığın, hatta olmayan zarafetiyle tanınan cornwall düşesi camilla'nin kardeşiyle olan ilişkin bile ingiliz kraliyet ailesi ve hello dergisinin hatrına unutulmuş gibi yapılabilir ama... sen grace kelly kızısın, incitme yazıktır atanı. en azından rica minnet birlikte fotoğraf çektireceğin insanın bir (tercihen iki) oscar'ı olsun.

AAAANNNEE BAK SERENAAY AANNNEEE
ah charlotte, ah gerizekalı.

ailede 3. neslin grace kelly’nin güzelliğinden pay kapmayı başaran tek üyesisin. dünyayı peşinden koşturmak için muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcutken, kertenkele genlerine ve muhtemelen büyük yerden torpile sahip olan dellal ailesinin oğlu seni alsın diye yıllarını verdin charlotte. her kraliyet ailesine mensup üniversite çağına gelmiş genç gibi, gereksiz bir bölümde eğitim aldın. şimdi sana sormak gerekir, sorbonne’da dirseklerini çürütüp edindiğin felsefe bilgin moda editörlüğüne yardımcı oluyor mu annem? olmuyor bence. sana yardımcı olan tek isim, chanel’in sadeliğini çözemeyip, american country tarzını kendine ilke edinmiş karl lagerfeld. bak, koskoca prenses olmussun, yani titrin yok ama çarlık rusyasına bir hayli hayran olan ben, sadece annen prenses diye seni de prenses olarak düşünebilirdim. sen buna olanak tanımadın charlotte. 

İnsanın talihi güzel olsun be annem.
birebir benzediğin annenden, keşke bir de özgüvenini miras alabilseydin. middleton ailesinin yalandan parti planlamacısı kızı pippa bile ucundan kıyısından kraliyete eklenmiş olmanın avantajını sonuna kadar kullanıp at koşturadursun, an itibariyle sen alex dellal tarafından terk edilince çok matahmış gibi atladığın gad elmaleh'ten çocuk peydahlama sürecindesin. hamilelik kate’in üzerinden geçtigi gibi senin üzerinden de buldozerle geçecekse, bugüne kadar karl lagerfeld’in pencelerinden bes dakika kurtulup çekebildiğin gucci reklamı hariç değerlendirmemiş olduğun potansiyelin, tümden havaya karışacak demektir. eyvahlar olsun. 

Karl bakmıyormuş gibi çek.

andrea. kel kalsan daha iyiydi andrea.


oturup grace kelly, caroline ve stefano casiraghi'nin genleri nasıl olur da birleşip bir faciaya yol açar diye düşünsek, yine de elimizde bir james dean'e yetecek kadar karizma kalması gerekirdi andrea. genç kızlarımızın ilgisini çeken konu, monaco'da prens albert'ten sonra tahta çıkabilme olasılığın değildi zira şimdi o kızları mumla arasak bulamayız. 

tabii sevgili william gibi coğrafya okudum, dağlar benden sorulur artık kral olabilirim gibi bir mentaliteye sahip değilsin, gidip sanatın yanında politika da okumuşsun, monaco'daki ferrari'ler beni nasıl olsa idare eder, ben keyfime bakarım, kız kardeşim gibi lagerfeld'i koluma takar, arada yarışlarda balolarda neşemi bulurum dememişsin. gidip konsolosluklarda stajlar yapmışsın. ferasetli davranmışsın. bunlar hep güzel şeyler. aslında sen çok parlayabilirdin andrea. o saçları bi kesseydin, devamlı ensesini kıstırıp sırıtan mutley tipli bir kız arkadaş edinmeseydin, hadi edindin, bir de üstüne gayrimeşru çocuk yapmasaydın, genç yaşta kel kalan william'a karşı, bak aslan yelesi gibi saçlarıyla monaco'nun da bir prensi var derdik. monaco dediğin cep kadar ülke, kim takacak demezdik. neyse ki sonunda nikahı basıp evli mutlu cocuklu olmuşsun, elimizi senden çekiyor ve organik karınla sana taht kavgasında bol şans diliyoruz.

Olmadı bence.

ailenin sevimli kemirgeni pierre. kendine göre bir fare kapanı bulduğunu görüyor ve seninle fazla uğraşmıyorum. bak oğlum, beatrice borromeo demişsin. hoş kız, güzel kız. dikkat et, siz formula 1 yarışlarında ve bilumum gereksiz balolarda salınırken komşu krallıklardan, prensliklerden çalmasınlar e mi. esenlikle kal.

Beatrice Borromeo- Pierre Casiraghi ilişkisiyle bir hayal daha gerçek oluyor, dünya tarihinde ilk kez bir kraliyet gelini "kaptım kocayı" bakışı atmıyor.

Wednesday, October 16, 2013

alternatif halloween kostümleri part 2: umut sarıkaya karakteri

akp'li politikacı ile başladığımız alternatif halloween kostümleri serimizin 2. bölümünde beraberiz.

yalan yok, yıllar yılı yarın yokmuşçasına umut sarıkaya'nın ekmeğini yedik, südünü içtik. bu nedenle, açıkçası ülkemizin en önemli geleneklerinden biri olan halloween'de rock abla, aytek gibi gibi mühim şahsiyetler dururken öyle marvel comics karakterlerini falan onurlandırmayı doğru bulmuyorum. benzer düşünen siz milli duyguları kuvvetli gençler için umut sarıkaya evreni sakinleri arasından kostümlük üç tane örnek belirledim, fakat sizlere tavsiyem bunlarla sınırlı kalmamanızdır. bunun ev seksisi var, bakunin'i var, kadın anam'ı var, ingilizce'nin kurucusu var... neyse başlayalım isterseniz.

1. semih cumhuriyeti vatandaşı:
ihtiyacınız olanlar: hepinizde hiç değilse bir adet bulunan kilim desenli kazak, düz adam kotu ve düz adam ayakkabısı. bu kombine çok parlak olmayan tipinizi de eklediyseniz kostümünüz tamamdır.

opsiyonel: semih cumhuriyeti bayrağı, cepte cıkkıdı cıkkıdı eden bozuk para ve anahtar.




2. ev insanı:
diz yapmış paçası lastikli eşofman altı, eşofmanın paçası içine sokulmuş kalın çorap, terlik, örgü yelek, koltuk altı sökülmüş uzun kollu tişört, cepte mandalin gibi geniş bir skaladan seçeceğiniz parçaların zevkinize göre oluşturacağınız çeşitli kombinasyon ve permütasyonlarıyla işte geceye hazırsınız.

sizlere kolaylık olsun diye hazırladığım bir kombin önerisini aşağıda görüyorsunuz.




2. mont beni:
bu ikonik kostümün olmazsa olmazı elde diyar diyar dolaştıracağınız dev mont, ama koltukaltlarınıza hafif su çalarsanız daha inandırıcı olacağını düşünüyorum.



Tuesday, October 15, 2013

birtakım parçalar - no 3: kuru kedi.



temsili olmayan resim.

İzmir’deyim. Yaş sekiz, dokuz, on, on bir olacak. Orası kafamda net değil de, mevsimlerden yaz, onu kesin hatırlıyorum.

Saçma sapan, gereksiz derecede sıcak bir gün. Babaannemlerdeyim. Eski moda, klimanın lüks kabul edildiği evler bunlar. Daha sabahın erken saatlerinde, sıcak asıl yüzünü göstermeden ev bana dar gelmeye başlıyor. Bir aşağıya, alt komşumuzun kızı İpek’in yanına iniyorum. Bir zaman da bu kolektif sıkıntımızı paylaşarak geçiyor. Sanki güneşin en vicdansız olduğu saati özenle bekliyoruz, nihayet öğlen olunca da sözsüz anlaşmamız gereği dışarı koşuyoruz. İzmir, beklendiği üzere, yanıyor. Asfaltlar kızışmış. Gideceğimiz bir yer, yapacağımız bir şey yok. Bu sıcakta oyun da oynanmaz. Güneş enselerimizde boza pişirirken biz sokakları arşınlıyoruz. Taşları tekmeliyoruz, arada rotamızla ilgili bir iki kelime edip susuyoruz. Şehir ısınmış çöp kokuyor. Semtte yürüyerek büyük bir daire çizip, sonunda evin yan sokağına geliyoruz. En çok çöp kokanı, en kirlisi de bu sokak; yıllardır gitmedim ama eminim bugün gitsem hala öyledir. Yerlere bakınarak ilerliyoruz: bir balık kılçığı, çürük domates, plastik parçaları buluyoruz. Bu çerin çöpün arasında biraz ötedeki siyah bir topak dikkatimizi çekiyor. Ona doğru biraz ilerliyor ve emin oluyoruz; tüyleri güneşte parlayan siyah bir yavru kedi bu. Tabi; yaz, karpuz mevsimi olduğu ölçüde yavru kedi mevsimidir. Bunu herkes bilir. Üstelik sekiz, dokuz, on, on bir yaşındayız ve kedileri seviyoruz.

Fakat bir şey var. Kedi huzursuz edici derecede hareketsiz görünüyor. Duruyorum. İpek ise ilerliyor. “Ölü o”, diyorum.“Yok, ölü değil.” İlerlemeye devam ediyor. “Dokunma İpek”, diyorum. İpek tanıdığım en inatçı insan. O yüzden yerimde kalıyorum, yavaş ama sabırsızca kediye doğru ilerleyişini izliyorum. Sonunda ayağının ucuyla yavaşça dürtüklüyor. Bir zamanlar kedi olan siyah topak; büyük bir hışırtı çıkararak kayıyor.

Oracıkta, güneşin altında kurumuş kalmış. Bizim ise güneş ancak ensemizi yakıyor. Algılayamıyoruz. Fazla geliyor. 

Bunların hepsinin kafamızdan geçmesi iki, üç saniye alıyor. Sonra da anlaşmış gibi ardımıza bakmadan eve doğru koşuyoruz. Bir daha da bu olaydan bahsetmiyor, yaşanmamış gibi yapıyoruz.


previously on birtakım parçalar:

ha bir de son olarak, şöyle bir şey çıkmış diyorlar:
Follow my blog with Bloglovin

Saturday, October 12, 2013

alternatif halloween kostümleri part 1: akp'li politikacı

yaz, bayram seyran derken halloween (cadılar bayramı ne lan) geldi kapıya dayandı, 20 günden az kaldı. neticede dublajlı b sınıfı amerikan aile filmi izleyerek büyümüş insanlarız hepimiz, bir fırsat çıksa da trick or treat'lerde çılgın atsak diye içimiz gidiyor.

ben böylesine okuyucuya hizmet aşkıyla yanıp tutuşurken sizlerin kalitesiz ve yaratıcılıktan uzak kostümleri çoluğun çocuğun rızkından kesip deli paralara kiralamanıza, veya son dakikada beş rulo alüminyum folyoya sarınıp "robot oldum ekiki" diye insan içine çıkmanıza gönlüm razı gelmedi, seyirci kalamadım. o yüzden araştırmacı kişiliğimle moda bilgimi birleştirdim, ekim ayı boyunca sizi lady gaga-blues brothers-kleopatra üçgeninden çıkaracak, bu toprakların yağında kavrulmuş, 100 metrelik bir uzaklıktan dahi tanınabilecek ve UCUZ kostüm önerileriyle karşınızdayım. hadi hepimize hayırlı olsun.


ilk kostümümüz, hepimizin yakından tanıyıp sevdiği bir konsept üzerine.


bence toplumsal cinsiyet rolleri gereği daha ziyade beylere önerdiğimiz* bu kostümün en güzel yanı her tipe uyum sağlayabilmesi. bakanlar kurulu nereden baksan 26 kişi, kaldı ki bunun meclisi, belediyesi, il ve ilçe başkanlıkları bilmemnesi var. mesela tombiş, kel ve gözlüklüyseniz önerilerimi uygulayarak kolaylıkla en sahicisinden bir hüseyin çelik'e dönüşebilir, (mature beyler için) salt-and-pepper saçlarınız ve gözyaşlarınızla bülent arınç'ı cihangir dolaylarına taşıyabilirsiniz. dahası uzun boylu, kumral ve agresifseniz tayyip erdoğan tadı bile yakalayabilirsiniz. 

bu tarzı daha yakından tanımanız için, yürekleri ilhamla dolduran bir mood board hazırladım:


o zaman dilerseniz kostümümüzün detaylarına göz atalım.

1. takım elbise 
pembe nüfus cüzdanımı gururla taşıyor olabilirim (since 1990) ama bulunduğum bilumum nişan düğün ortamlarından ve iş çıkışında görüştüğüm korpırıt kariyer sahibi arkadaşlarımdan biliyorum ki the sartorialist de olsanız, kurt cobain de olsanız hepinizin dolabında [PARENTAL ADVISORY PG 13] adeta sik gibi, adeta alışmamış götte don gibi [/PARENTAL ADVISORY PG 13] duran ucuz bir koyu renk bir takım elbise mevcut. bu şahane takıma beyaz gömlek ve çok janjanlı olmayan bir kravat eklediyseniz kıyafet konusunu hallettiniz demektir. eğlenceli kısım burada başlıyor.

2. bıyık
kendisi kostümümüzün en önemli detaylarından biri, zira eğer atlarsanız insanlar chp'li politikacı, mhp'li politikacı, bdp'li politikacı veya belki ödp'li politikacı olduğunuzu bile düşünebilirler.  hatta daha kötüsü politikacı olmadığınızı bile düşünebilirler.o yüzden aşağıdaki örnekleri dikkatle inceleyip, özümsemenizi rica edeceğim.


ülkenin badem bıyık konusunda önde gelen uzmanlarından olduysanız devam edebiliriz. uygulamada karşımıza üç adet seçenek çıkıyor:

  • takma bıyık- hizmette sınır olmadığı için araştırdım ve şurada buldum.
  • makyajın nimetleri- levent kırca skecinden çıkmış gibi durmaması ve doğal renkleri açısından göz kalemi yerine kaş kalemi tavsiye edeceğim.
  • öncesindeki bir hafta sakal uzatıp, sonrasında sadece badem bıyık kalacak şekilde tıraş olmak- iş güç sahibi olmadığınızı varsayıyorum.

3. tamamlayıcı detaylar
bir politikacı vazgeçilmezi olan türkiye bayraklı rozet olsun, sağ ceket cebinde renkli çıktı alıp arkasına pritt sürerek elde edilmiş R4BIA sticker'ı olsun, takmayanın neomuhafazakarlıktan gözünün yaşına bakılmadan azledildiği tuğralı gümüş yüzük olsun zevkinize göre takılabilir, hiç değilse bir AKP ilçe teşkilatı genel başkan yardımcısı kıvamına geldiğinize ikna olduktan sonra da evden çıkabilirsiniz.

I gotta feeling that tonight is gonna be a good night.


*okuyucularım arasında güldal akşit kostümü giymek isteyen kimse olmadığını varsayıyorum.

Wednesday, May 22, 2013

pinterest'in kurucusu.

youtube ve tumblr'ı kurduğu gibi gibi pinterest'i de morrissey kurmuş olabilir diye düşünüyorum. yani en azından oscar wilde'la ilgili tüm malzemeleri pinterest'te "oscar'ımmmmmm :)))))" adlı bir board açmışçasına serip ortalarına yatarken pinterest'i kurma fikri kesin aklına gelmiş, "ne uğraşıcam yaa" demesiyle de gitmiştir.

böylece "morrissey'in toplumdaki öncü rolü" serimizin de sonuna gelinmiş oluyor. toplam iki stabil arkadaşı (biri annesi) olması nedeniyle facebook'u, yazdıkça yazmaya olan tutkusundan dolayı ise twitter'ı kurmuş olabileceğini hiç sanmıyorum mozişin. bunlardan aşağısı da kalitesine yakışmaz.

bu vesileyle internet camiasının önde gelen isimlerinden morrissey'in 54. doğumgününü kutlar, malum "unhappy birthday" espirisini yapmaktan kaçınırken de eklerim: if they dare touch a head on your head, I'll fight to the last breath (ingilizce yazıyorum çünkü türkçe yazarsam tam anlamaz).

yine bu vesileyle hem yeni yaşında morrissey'i, hem de sizleri naçizane pinterest'ime çaya beklerim. bak yine türkçe yazdım, anlamayacak çocuk.


previously on morrissey'in toplumdaki öncü rolü:
youtube'un kurucusu
tumblr'ın kurucusu

Monday, April 15, 2013

masum değiliz hiç birimiz: izlediğim en kötü diziler. no 2 - melekler adası

2. melekler adası, 2004-2005
tahmini izleme süresi: (aralıklarla) 20 bölüm
It's time the tale were told of how you took a child and you made him old (ileri yaşlandırma teknikleri).

melekler adası, yayın hayatına "bir politikacının metresi olan eski kaşar hande ataizi'nin adamı yanlışlıkla öldürdüğünü sanarak kaçması, aynı sırada sevmediği bir adamla evlendirilmek istenen kapıcı kızı nurgül yeşilçay'ın kaçarak gazete ilanı vasıtasıyla bulduğu zengin kocaya kaçıyor olması, yetmediği gibi bu ikisinin kaçarken bindikleri vapurda karşılaşıp iki dakikada dünya ahret bacı olması, bunu müteakip iki dakikada ise hande'nin şeytan tarafından dürtülerek nurgül'ü denize atıp yerine geçmesi, yetmediği gibi nurgül'ün mektuplaştığı adamı da kapaklamasıyla eski kaşarlıktan rokforluğa terfi etmesi, bu arada nurgül'ün canlı halde kıyıya vurup dünya nimetlerinde gözü olmayan iyilikten ölecek bir balıkçı tarafından bulunup kurtarılması, balıkçının nurgül'e aşık olup evlenmek istemesi ama nurgül'ün ondan da kaçıp intikam almak için adaya gitmesi (ve bunların hepsinin iki bölümde olması)" şeklinde gayet soft bir başlangıç yaptı.

Hani herkes arkadaş/ Hani oyunlar sürerken/ Hani "styling" konsepti henüz çıkmamışken/ 
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden

"daha ne olmuş olabilir acaba" merakıyla bir dönem ara ara cuma akşamlarımıza neşe katmaya devam eden dizi; bünyesindeki her bir karakterin başına tecavüz, hamile kalma, çocuk düşürme, tımarhaneye düşme, piyango vurması, tüm serveti kaybetme, tam düğün öncesi aldatıldığını öğrenme, evlatlık çıkma, hapse girme, kanser, monako prensiyle evlenme, felç olaylarından en azından 3'ünün gelmesi kriterine ulaşılmasıyla sona erdi, ya da umuyorum sona ermiştir, emin değilim çünkü. bence siz yavaştan izlemeye başlayın, sonra bitip bitmediğini bana alıştıra alıştıra söyleyin.


masum değiliz hiç birimiz'de önceki yazılar:
no 1: kınalı kar

Monday, April 8, 2013

margaret thatcher öldi mü

evet, öldi.

sevin, sevmeyin. margaret thatcher "beter ol şerefsiz, iyi ki öldün oh" diye bir kalemde silinecek kadın değildi (sözüm sana morrissey).

"margaret thatcher ölür, badem leydi olur" temalı bir yazı yazmak, veya neoliberalizm güzellemesi yapmak değil amacım. örneğin talihsiz bir yakıştırmayla "ruh ikizi" denilen reagan'ın ne kadar hanzo bir kişi olduğunu düşünüyorsam, margaret thatcher'ı bir o kadar ciddiye alırım. neticede bugün ingiltere avrupa içinde letonya, belçika ayarında bir ülke değilse, kütüğü manisa'ya bağlı olan bir insan olarak ben iki yıldır bu bloga "kraliçenin köpeğiyim" etiketli yazılar yazıyorsam orada margaret'ın hakkını margaret'a vermeliyiz. ama bugün konumuz bu değil.

İstesem hepinizi döverim.

thatcher başını hafifçe yana eğer, gözlerini devirir, tatlı tatlı konuşur ve ölümüne ağır, ölümüne zekice laflar sokardı, üstelik laf sokulan taraf da agresifleşmek yerine çekinmeden gülerdi. kendisiyle pek çok yönden ayrı dünyaların insanı olsak da, yakıcı değil sistematik ve tutarlı hırsı, lafı gediğine oturtma kabiliyeti, gücünü güzellikten almayan yoğun seksapeliyle ben hep içten içe margaret thatcher olmak istedim.


en az kendisi kadar sevdiğim bir ikonik ingiliz kadını olan (ve teknik olarak emrinde çalıştığı) kraliçe elizabeth'le iyi anlaşması, ortamın "egolar yarışıyor" programına dönmesinden dolayı mümkün olmadı (halbuki morrissey'in nefret ettiği insanlar olma temelinde birleşebilirlerdi ). thatcher başbakanlık yaptığı 11 sene boyunca kraliçe'yle didişmeye, kraliçe de thatcher'a köylü muamelesi yapmaya kalktı. zaten tuhaftır, kraliçe hep işçi partisi'nden başbakanlarla daha iyi anlaştı. 

Silüetlerinize kurban.

thatcher kızıl-kahve saçlarını kabartmayı, bir ingiltere başbakanı ne kadar parlak renkte ruj sürebilirse o kadar parlak renkli rujları, indigo mavisi tayyörleri, kendinden fularlı bluzları ve tombik inci küpeleri sevdi.

Tabi bizde anayasa olmadığı için başbakanın sürebileceği en parlak ruj tonu belli değil.

denis thatcher ise en çok margaret'ı sevdi. 20. yüzyıldayız margaret daha dur, ne first gentleman'lığı demedi. yıllarca şikayet etmeden yanında durup gülümsedi, izin verilince de hemen gidip yanağına bir öpücük kondurdu. hepimizin bir denis thatcher'ı olsaydı fena mı olurdu?

Uff snne be Dns

ama en önemlisi, işçi sınıfının cenazesini kaldırarak bize armağan ettiği billy elliot, the smiths, this is england, the clash gibi çok sevdiğim çeşitli şeylere değinmeden geçemeyeceğim.


badem leydim, pamuk leydim. eyyorlamam şimdilik bu kadar. vay efendim orası bizim toprağımızdı, o falklands'ı yarın sabah masamda istiyorum diye ingiliz askerlerini arjantin'in bir ucuna ölüme de yollasan, ingiliz çocuklarının süt parasından da kessen, ben yine ara sıra sen olmayı, en azından senin gibi göz süzüp laf sokmayı hayal edip, yapamayacağım. çünkü iyi olmakla karizmatik olmak farklı şeyler. kal sağlıcakla (ehe).


Friday, March 29, 2013

nasıl tumblr kızı oldum: prada candy l'eau üzerine


bilen bilir, ben öteden beri parizyen/makaron/tumblr kızı kokan muhabbetlere pek gelemem. fakat dün öğrendim ki bu tip muhabbetleri wes anderson'la yapınca işler değişiyormuş.

şimdi, parfüm reklamı denen şey biraz sikko bir olaydır. çok couture bir elbise giyen ablamız, über bir ortamda karşılaştığı ve kokusuna tav olan bir abiyle bir an kesişir, sonra kaçar/kaybolur, reklamın sonunda da yakalanır/kavuşur. birtakım güllerin arasında yuvarlanmalar, menekşe tarlalarından kopup gelmeler, seksilikler, fısıldaşmalar olur.

simetrik nostaljilerin pek sevdiğimiz yönetmeni wes anderson, prada'nın uzaktan sevdiğimiz bol karamelli parfümü candy için (daha doğrusu candy'nin yeni ve daha hafif edisyonu candy l'eau için) çektiği kısa filmde "parfüm reklamında gereksiz seksilikler kader değil" demiş ve son derece sevimli bir adet nouvelle vague filmi ortaya çıkarmış. lea seydoux nam hanım kız da baş role gayet şık bir şekilde yerleşmiş. bu vesileyle, her averaj boş zamanlarımda film izlerim insanı gibi midnight in paris'ten tanıdığım ve biraz ezikçe bulduğum seydoux'yu kabullenme noktasına geldim (gerçi hala birkaç saat önce marion cotillard'la öpüşmüş bir erkeğin lea seydoux'yla randevulaşmayacağını düşünüyorum ama neyse, benim problemim değil).

iki gündür derginin dekupe arşivinde kesmediğim beyaz elbise ve mary jane ayakkabı, pinterest'te pin'lemediğim pasta tarifi, lansmanlarda yemediğim tatlı, sitesinden 100'lü pembe balon paketinin fiyatına bakmadığım balon toptancısı kalmadı. öğle tatilimde de gidip parfüm deneyeceğim. zaten daha önce beni turkuaz sedefli far sürüp don göstermenin, ondan önce de çubuklu kırmızı adidas pijamalardan oluşan bir aile kurmanın eşiğine getirmiştin wes'çiğim ya. değdi mi söyle?

Seksilik kader değil.

Saturday, February 9, 2013

liv tyler ve ben.

iki sene kadar önce, bu blogu ilk açtığım dönemde, paris'te erasmus'tayım. duydum ki champs elysees'de yer alan dev boyuttaki sephora'ya (son 25 yılını plüto'da geçirmiş erkek okurlar için sephora'nın bir kozmetik zinciri olduğunu not düşeyim), givenchy'nin bir parfüm tanıtım etkinliği kapsamında liv tyler geliyor. gideyim bari, diye geçirdim içimden.
Liv Tyler ve ben (temsili resim).
bunun benim için ne ifade ettiğini anlatabilmem için 2000'lerin ortalarına dönmem gerekiyor. liv tyler benim ergenlik dönemi idolümdü. hayatta ikinci hedefim prens william, matt damon ve jude law'la toplu nikah kıymaksa birinci hedefim de liv tyler'a benzemekti. zamanımın tamamından fazlasını lovely liv tyler adlı hayran sitesinin forumunda geçiriyor ve böylece ingiltere'den brezilya'ya geniş bir coğrafyadan "liv'in dudakları ne güzel di mi? yok yok burnu daha güzel. hihihi önce sen kapat, hayıııırrr önce sen" gibi muhabbetlere girebileceğim kankalar ediniyordum. ayrıca portfolyomda "liv tyler'la kankaymışız, ben 14 yaşında bir çocuk olarak arada new york'a liv'lere kalmaya gidiyormuşum, (o zamanki) kocası  ve (o zaman henüz doğmamış olan) bebeğiyle beni havaalanından gelip alıyorlarmış", "ben meğersem liv tyler'ın 18 yaşındayken yaptığı gibi pantene reklamında oynamışım. sonra da sokakta karşılaşmışız. beni tanımış, 'aaaa sen pantene kızı değil misin kenks? ne kadar çok ortak noktamız var, ikimiz de pantene reklamında oynadık ve liv tyler'a aşırı benziyoruz, hemen arkadaş olmalıyız' demiş" tarzı fantazilerden bolca vardı ve kendisi doğum yaptığı gün ilgili haberin farklı versiyonlarını kesip saklayabilmek için babama dört farklı gazete aldırmıştım (yazı liv tyler konusunda olduğu için olayları biraz abartmış olabilirim ama çok da değil).

ergenlik sonrasında hayatımı tamamen liv tyler odaklı yaşamaya bir son vermiş olsam da, güzellik anlayışım her zaman ona dayandı ve kendisi ergenliğim sonrasında da en bi' süper ünlüler listemin başlarında yer almaya devam etti. hani aile metaforuyla açıklamam gerekirse, çok sevilen, ayrı şehirlerde yaşansa da fırsat olunca görüşülüp hasret giderilen kuzen rolünün demirbaşı oldu.

işte o yüzden, biliyordum ki fırsat önüme gelmişken gidip "idolümdünüz, hala da öylesiniz, çok matah bir insan olmadım ama siz olmasanız bu da olmazdı, ver elini ayağını öpem ablam" demeliydim. kendisiyle baş başa geçireceğim yaklaşık yirmi saniyede lovely liv tyler forum'unun 2005'te ne kadar muhteşem bir yer olduğundan girip, liv hamfendinin LOTR makyajnda kullanılan rujun ne kadar şahane olduğundan çıkmalıydım (kendisi clinique'in almost lipstick serisinden "black honey" oluyor, ve evet dostum, kendisi givenchy'nin makyajı ürünlerini tanıtmak için orda olsa da yapmalıydım bunu). olur da içeri giremezsem, o arabadan inip sephora'ya girerken kötü kalitede bir iphone fotoğrafını çekmeli, heyecanla facebook'a koyup toplam iki like almalıydım. yani anlayacağınız, kendime bunu borçluydum.

Ben olabilirdim.
o gün, o saatte dersim vardı; anglosakson ekonomileri dersi. "bilmemkimin türkiye versiyonu :))))))" "ay resmen seda sayan'ın nikaragua şubesi" şeklinde tanımlamalar yapmaktan normalde son derece tiksinir hatta tiskinirim ama dersi yalnızca "burhanettin'in* yetkili sorbonne bayisi"şeklinde tanımlayabileceğim bir ingiliz hoca veriyordu. prensip olarak "benim zamanımda" geyiği çerçevesinde geçen dersler, hocanın verdiği "ben ettim siz etmeyin" öğütleriyle son buluyordu. o gün özellikle thatcher döneminde genç olmak muhabbeti dinleyesim gelmediyse, veya o gün "patlat bir ingiliz aksanı da neşemizi bulalım semra" şeklinde bir ihtiyacım yoksa, diğer dersler gibi bu derse de pek gitmiyordum. gerçi ara sıra bu tarz ihtiyaçlarım oluyordu, o yüzden arada gidiyordum.

derse gitmediğimde mutlaka iyi bir nedenim oluyordu. aklıma gelenlerden bir bölümünü aşağıda listeledim:

-champs elysees'deki sephora'ya gitmek
-hausmann'daki sephora'ya gitmek
-fransızca 8-9 yaş arasına yönelik roald dahl hikayeleri okumak
-müzelerin öğrencilere bedava olmasından yararlanarak yaklaşık elli ikinci kere musee d'orsay'a girmek ve empresyonistlere şöyle bir uğrayıp yarısında çıkmak
-blog yazmak
-nedensizce evde oturup mümkün olduğunca yalnız ve asosyal hissetmek
......

işte böyle uzayıp giden bu listeye bir de liv tyler'ı görmek en tepeden eklenecekti. çok iyi çok da güzel olacaktı.

Ben olabilirdim.
ama o sıralar bir türlü adam gibi bir sosyal çevre edinememek, sürekli yalnız kalmak, yerel halkla pek iletişim kuramamak, toplamda 1.5 adet arkadaşımın olması gibi olaylarla uğraşıyordum ve çok yirmi yaşındaydım (ve malesef "çok yirmi yaşında olmak" bazılarımız için "çok sevişmek" demek değil). kendimle olan bağlarım epey gevşemiş olmalı ki, olmak istediğim insan liv değil, audrey değil, zooey hiç değildi. günümün beşte üçünü fransızlar tarafından kırılmak ve fransızlara saydırmakla geçirdiğim o günlerde, şimdi farkediyorum da, içten içe carla bruni gibi şerefsiz bir fransız olmak istiyordum (muhtemelen derdim hayatta kalmaktı, but still). 2011 mayıs ayında poissonniere metro durağı yakınlarında bir kuaförün "kesim+şekillendirme 38 euro" kampanyasına katılarak hayatımda ilk kez kahkül kestirdiğimde telefonumda kuaföre göstermek için liv'in değil, audrey'in değil, zooey'nin hiç değil carla'nın resmi bulunması da bundandır.

sonunda o gün geldi çattı. dergi okudum. blog yazdım. bahçeye çıktım. fiziksel ve mental olarak liv tyler'a hazırlanmayı erteleyip durdum. saat 1 oldu. yok ya ben derse gideyim en iyisi, dedim. bir de elin liv tyler'ıyla mı uğraşacağım, dedim. metroya atladım, iki aktarma yapıp george cinq yerine cluny-la sorbonne durağına gittim ve o gün ne anlatıldığını bir türlü hatırlayamadığım derse girdim.

Ben olabilirdim.
neyse, aylar ayları kovaladı ve ben işte o dersten geçtim. velhasıl yeni zelanda ekonomisi hakkında edecek bir-iki kelamım oldu (bunun sevgiliniz avustralyalı olsa bile ekmeğini yiyemeyeceğiniz tipte bir bilgi olduğunu henüz bilmiyordum). reagan'la muhabbetimiz vardır, thatcher'la samimiyetimiz ise morrissey'i üzecek seviyededir (hatta sanırım moziş bunu duymuş ve ülser olmuş). anglophilia hastalığından muzdarip bir insan olarak bunlar o dersten yanıma kar kaldı. ama sanki kendime ihanet ettiğim o günden beri ben, ben olmayı biraz bıraktım. kim olduğum konusunda ara sıra şüpheye düşüyorum. çaktırmasam da içten kendimi beğenir, severdim. şimdi tam sevemiyorum. kimim ki seveyim.

Ben olabilirdim diyeceğim ama ailemden aldığım ortodontik miras buna izin vermiyor.
evet sevgili okurlar, böylece bir mutsuzluğun daha sonuna geldik. sizce belki saçma bir mutsuzluktur bu. şahsen öyle düşünmüyorum. bence şimdi dağılalım ve pek toparlanmayalım, ama arada "görüşelim mutlaka cnm :))))" demeyi ihmal etmeyelim.


*ilkokul 4. sınıftan lise sona kadar eğitim hayatımı birlikte geçirdiğim yüce insan misschattenoire olmayanlara not: burhanettin, bizim lise iki ve üçteki edebiyat hocamızdı. hobileri arasında sürekli hayattan bezmiş gözükmek, derslerde kpss deneme testi çözmek, öğrencileri dışarı salmak ve biraz içten pazarlıklı olmak vardı.